TESPİHİM
Evimin balkon menşeyli çalışma odasının sol küçük penceresinin hemen önüne bir tesbihim düştü.
İlk düştüğünde, Hatice’ye “ne olur elini uzat onu al” demiştim. O günden itibaren tam iki yıl geçmişti. O arada ben kitabımı bitirip yayımlatmış, Sanalyazı Evi ile tanışmış, Yeşim Hocam’ın videolarını dinleyerek güne başlamayı bayağı sevmeye başlamıştım.
Bunların hepsi en sevdiğim kehribardan üretilmiş, gümüş püsküllü, Osmanlı modeli tesbihimin masa altında kısılı kaldığı o dönemlerde oldu. Camekan ile benim sabit masa arasındaki o daracık boşlukta kalmış, anlamlı bir hediye olan o canım tesbihimi, her hafta geldiğinde bizim yardımcı Hatice’ye sorsam da hep aynı cevabı dillendirirdi..
“Murat Bey sanırım tesbih odanızda değil”
“Peki sence nerede Hatice?”
“Ne bilem dışarıya bahçeye düşmüş herhal”
“Hatice, tesbih düştü de ucundaki püskül mü duruyor orada? Bana göz kırparcasına bakan ne peki sence? Göz doktorum yakın okuma gözlüklü olsam da bana –uzak için kartal gözlüsünüz Murat Bey- diyor biliyor musun, üstelik bak apaçık orada, işte gözüküyor.”
“İnanın beyim tesbih yoktur, hem ben bir çare buldum sizin için”
“Söyle bakalım sadece uçtaki tüyü görüp idare et diyeceksin değil mi?”
“Yok beyim olur mu hiç, ben memlekete gittiğimde, size bir tesbih getireyim olsun bitsin bu eziyet”
“Peki Hatice sen işine devam et”
Mesela, “Bak Hatice, beni rahatsız eden tesbihsizlik mi, yoksa okyanusun ortasında uzun yıllar ulaşılamamış bir batık geminin su altı denizcilerine, bilim insanlarına verdiği rahatsızlık gibi beni sürekli zorlayan içinde bulunduğum hedefe ulaşamamazlık duygusu mu?” desem bizim Hatice anlar mıydı acaba?
Bir de tabii, “Aman Murat sen de taktın tesbihe” diyen bir hanım vardı evde.
Mine’nin bana “unut onu gönlüm unut onu sende” şarkısının içeriğini hatırlatan o sözleri, “yaaa ben bu hanıma para veriyorum niye onu küçücük elleriyle çıkartamıyor ki!” kompleksinden bir türlü kurtarmaya yetmiyordu. Bu arada biraz daha üstüne gitsem bizimkinin “O zaman yıkalım balkonu sökelim sabit masanı, sen kavuş tesbihine biz de yeniden kuralım o odayı” diyecek ve ben o kadar para verip bir de evde yine eskiden olduğu gibi ayakkabı kutularının üzerinde yazmaya başlayacağım diye de üstüne gitmekten çok çekiniyordum.
En iyisi unutmak o güzelim tesbihimi dedim.
Son bir cinlik olarak, ucundaki tüyü bir oltanın kancasına takarak yukarı alacak bir alet mi icat etsem diye düşünürken, o aletin de tesbih püskülüne takılıp masa altındaki göçük sayısını arttıracağı kaygısıyla ondan da vaz geçtim.
Geçtim geçmesine ama “bizim emektar Hatice giderse tesbih geri gelir mi acaba?” diye de düşünmeden kendimi alamıyorum.