Birkaç yıl öncesine kadar Pazar günlerini sevmezdim. Ertesi günkü iş hayatının gündemi hep Pazar gününün rahatlığının önüne geçerdi. Başlayacak olan haftanın eve yansıyan rutin hazırlıkları ise – ütü, yemek, çamaşır vb.– bir gizli hüzün oluştururdu içimde. Sokakların, bir önceki gün olan Cumartesine kıyasla, farklı sessizliği, sakinliği adeta bir ciddiyete davet, bir ikaz gibi gelirdi bana. Pazarları biraz kendimi suçlu da hisseder olurdum. Buna şimdi sanırım “pazartesi sendromu” deniyor.

Artık Pazar gününe bakışım bir hayli farklı. Seviyorum da diyebilirim. Trafiğin (Bodrum’da bile) rahatlığı, telaş olmadan araç kullanabilmek, kıyıdan köşeden çıkan motorsikletleri dikkatle izleme zorunluluğunuzun azalıyor olması, Pazartesinin benim için diğer günlerden pek de farkının olmaması saklı kalmış güzellikleri de keşfetmeme yardımcı oluyor. Genelde insanlar Pazar günleri çalışmamayı tercih ederken, ben evden çıkıp ofisime rahat rahat gelip, az da olsa bir şeyler yapmayı tercih ediyorum. Kahvemi yapıyorum, iş merkezinin bahçesini adımlıyorum. Ev olarak kullanan bir iki hane dışında kimse olmuyor.

Bugün sabah, sessizliğin keyfiyle beraber yeni açmış çiçekleri izledim. Ana Vatanı Brezilya olan “Jakaranda Ağacı” varmış bahçemizde, onu keşfettim. Nefis kokuyordu. İsmini bahçıvana sordum. Masama gelince araştırdım. Yazın habercisi olan bu özel ağacı, ofisimden net olarak görülebiliyor olmam çok keyif verdi bana. Dikkatimden kaçmış, biraz da yeşil ağaçların arkasında kendisini göstermeye çalışıp “aferin” almak isteyen bir hali var gibi geldi bana. Fotoğrafladım onu.

Sizlere iyi pazarlar..