BU KADAR KOLAYMIŞ.
Ekim ayının ortasında yazı aratmayan sıcak bir günün akşam üzeri saatleri.
Serinlikle buluşmaya, rahat bir nefes almaya sayılı dakikalar var artık. Sabah saatlerinden beri yürüyoruz, geziyoruz, çok yorgunuz. Bir şeyler yiyip sonrasında otelde istirahata çekilmek niyetimiz. Kısa yurt dışı gezilerinin insanı hissettirmeden yoran o keyifli gündemi, pek değişmiyor. Yine aynısını yaşıyoruz.
Sağa sola yalpalayarak yürüyor, kısa tatilimizi geçirdiğimiz şehrin yemyeşil asırlık ağaçlarına hava kararmadan önce son kez bakıyoruz. İrili ufaklı rengarenk ışıklı mekanların, alışveriş yerlerinin bulunduğu semtin, tarih kokan sokaklarına dört gün sonra veda ediyoruz.
“Hadi bulalım yine şöyle sakin bir ağaç altı yer Mine”
“Niyeyse hep ben buluyorum bu sefer sıra sende Murat”
“Senin sezgilerin daha etkili de ondan sanırım, hadi lütfen son akşamımız. Bana bırakırsan hızla karar veririm ve hüsrana uğrayabiliriz. Bak sonra demedi deme ha.”
Hızlı karar alma özelliğim beni mutlu ederken, bazen de hayal kırıklığı yaratabiliyor, kaybettiriyor bunu çok iyi biliyorum. Annem, “Oğlum, zaman ver kendine ne bu hız!!” derdi. Uzun yıllar geçti, yaşamımda çok şey değişti ama bu özelliğim hep benimle oldu, bırakmadı peşimi.
“Peki anlaştık canım, bugün de ben seçeyim ama yarın gitmeden o el işi çantayı da alırım ”
“Sabah ola hayrola ”
Önümüze çıkan restoran, tanıdık geliyor.
“Aa, iki akşam önce yediğimiz yer değil mi şurası Murat?”
“Evet, evet haklısın o restoran burası. Ne tesadüf, çıkıverdi karşımıza yine. Sokaklar çok benzer birbirine. Bence yemekler iyiydi, tekrar oturulabilir burada. Mezelerin tadı da hala damağımda”
“Katılıyorum sana”
Birden o adamı, işletmenin sahibini ileride görüyorum.
Yetmişli yaşların sonlarında olduğunu tahmin ettiğim bir restoran işletmecisi. İşini çok sevdiği her halinden belli oluyor, makul ve anlaşılır bir İngilizce ile konuşuyordu. Restoranın bahçe bölümüne geçerken bir an göz göze geliyoruz. Arka cebinden sarkan kabarık adisyon koçanı aniden yere düşüyor ve eğilip alıyor. Gülümsüyor ve bir kaç adım atıyor bize doğru.
“Hoş geldiniz, sizi tekrar görmek ne güzel”
“Teşekkürler, bizim için de öyle. Son akşamımızda yine sizi tercih etmek istedik”
“Bunu duyduğum için çok mutluyum”
v
İki gün önce adam, ekşi suratıyla dikkatimizi çekmişti. Arkamızdaki masada bir kap ev yemeğini kaşıklarken çevresindeki garsonlarına emirler yağdırıyordu. Yemeğini bitirince yanımızdan geçerken son anda durmuş “hoş geldiniz” demişti. Ardından klasik sorularla nereli olduğumuzu sormuş, sıcak bir sohbet yapmıştık. Masadan ayrılırken gülümsemeye başlamıştı. Bir süre sonra yüzündeki sevimli ifadeyle Mine’ye bahçeden koparttığı bir yeşil yaprak demetini uzatmıştı. O da saçına iliştirivermişti. Bir iki defa daha masamıza uğrayarak bizi şaşırtmıştı. Yemeğin sonundaysa nefis ballı muhallebileri önümüze kendi ikramı olarak koymuştu.Yemeğin başında biz neysek sonunda da oyduk ama adamın artan ilgisini ilginç bulmuştuk. Giderken bizi uğurlamış ve sıcak bir şekilde eğilerek selam vermişti. Mutluyduk.
v
“Beyefendi aynı masa sizleri bekliyor, buyrunuz”
İkinci akşamımızda keyifli ve çok lezzetli bir akşam yemeği yerken adamın, yanında çalışan garsonlarına bile bırakmadığı o özel ilgisi ile adeta şaşkına dönüyoruz. Mine’ ye bu sefer verdiği çiçeğin ebadı daha büyüyor, bana ufak bir sürahi ev yapımı kırmızı şarap ikram ediyor, Son olarak da boyutu bir öncekine nazaran daha da büyümüş sıcak muhallebilerimizle keyfimiz iyice tavan yapıyor.
v
Düşünüyorum..
Neyin nesidir bu adamın ilgisi? Bunun ardından bir şey çıkar mı? Biz bu adam için sıradan bir müşteriyiz sonunda, herkese göstermediği bir yakınlığı niye bize sarf ediyor olabilir?
Farklı beklentileri mi var acaba? İlk akşam bizim kim olduğumuzu öğrendi, tanışırken sorular sordu, hadi hayırlısı bakalım, ne çıkacak göreceğiz. Belki Türkiye’den bir istekte bulunabilir, yok yok kötüye yormayayım. Yemeğimiz bitti en iyisi kalkalım.
v
“Hesap lütfen”
“Hemen Efendim”
Hesabımızı ödüyor ve yavaşça kalkıyoruz, adam da bizimle yürümeye başlıyor. On, on beş adım sonra elimi uzatıyorum, teşekkürlerimi sunuyorum. Mine de ayrıca özellikle mekandaki iki akşamımızı hep hatırlayacağımızı vurguluyor. O arada olmayacak bir şey oluyor. Adam tüm sevecenliğiyle bana sarılıyor. Sonrasında Mine’nin ellerini avucunun içine alıyor. İçten teşekkür ediyor. Ardından benim için şok anı başlıyor.
Adam, Türkçe konuşmaya başlıyor. İnanamıyorum.
“Güle güle dostum beni çok mutlu ettiniz, beni eskilere götürdünüz, daha da önemlisi ilk akşam masanıza geldiğimde bana, my friend (dostum) diye hitap ettiniz. Hal hatır sordunuz, güler yüzle beni karşıladınız. Kökeni bir İzmir’li, Şirinceli olarak kendimi sizden hissettim. Acıları bir an için unuttum. O gün size bundan bahsetmek istemedim, doğru olmaz diye düşündüm. Sizi bu akşam tekrar görünce, hatırlanmak ve bu kadar yer arasında tercih edilmek üstelik “dost olarak görülmek” beni gururlandırdı”
Şaşırıyorum, sesim titremeye başlıyor. İnanamıyorum bu konuşmaya. Artık ben de sarılıyorum Nikos’a.
“Dostum, bu konuşman benim için gerçekten bir ders oldu. Çok duygulandırdın beni. Suyun öteki yakasından, sizin tabirinizle Küçük Asya’dan çıkan yazar Dido Sotiriyu’nun dediği gibi, ikinci Memleketine, Anadolu’ya gidince senden selam söyleyeceğim hiç merak etme. Sağlıkla, iyilikle kal dostum”
v
Evet, Atina’da Nikos ile, o adamla, kolayca kaynaşabiliyoruz. Bir bağ kuruluyor aramızda.
Ne yapıyoruz?
Hiç bir şey!
Sadece gülümsüyor, ona bir esnaf gibi değil bir arkadaş gibi davranıyoruz. Yetiyor. Otel’e doğru yürürken sessizliği ben bozuyorum.
“Mine bu işler bu kadar kolaymış.
Peki o zaman, niye?….