Sonunda bulmuştum o akşam Muhsin Abi’yi götüreceğim yeri.

Ne öyle lüks müks restoranlara gidecektik ki!

Ona bıraksan Çankaya der, yok efendim Bilkent der… Der de der!

İstanbul’da Bebek’te yaşaya yaşaya alışmış tabii. Bu sefer onu halkın arasına sokacaktım.

Hem ne olmuştu? Bir zamanlar Bebek Oteli’nden çıkmam, çıkmam diyordu. Bir süredir oralara da gidemez olmuştu. Allahtan bu kez kimse onu sağından solundan rahatsız etmemişti.

Önce Sheraton Oteli’nin lobisinde buluştuk. Uçaktan yeni inmişti. Bir banyo yapacak kadar zaman bulabilmişti.

“Muhsin Abi, bu akşam sana çok güzel bir sürprizim var. Ben bayılıyorum yemeye. Sen de umarım seversin. Ama o lezzetleri yemek için biraz yürek lazım!”

“Nereye gidiyoruz Murat? Vallahi yorgunum.”

“Rumeli’ye abi! Kırk yılda bir geliyorsun bu memlekete. Senin o sosyete camiasında bulamazsın bu akşam yiyeceklerini!”

“Bırak şimdi sosyeteyi falan da oğlum, ne yedireceksin, onu söyle!”

Başladım anlatmaya.

“Karaciğer abi! Tava, şiş, sote… Böbrek var, yürek var! Dalak dolması var, inanamazsın. Dil var; haşlaması, söğüşü… Bir de şırdan ve mumbar! Abi, bir tane yiyorsun, sanki içine Çin tuzu koymuşlar. Yedikçe yiyesin geliyor. Bu akşam sana lezzetlerin en yücesini ikram edeceğim. Seç seçebildiğini!”

Muhsin Abi pek gönüllü değildi ama sonunda razı oldu.

Şimdi düşünün…

Benim Yeditepe üzerindeki emlak kralı abim!

Onu mutlu etmeyeceğim de kimi edeceğim?

İki villa pası verse bana, İstanbul burası! Ankara’da altı tane satsan o paraya yaklaşamazsın.

Adam Allah var, işini biliyor. Bir de beni seviyor.

Ben de onu seviyorum tabii.

Ama paslarını biraz daha çok seviyorum!

Bir de o pasları gole çevirip satışını gerçekleştirdiğimde var ya… Muhsin Abi’ye sevgim bir kat daha artıyor.

İnsan sevdiğine daha çok bağlanmaz mı?

Benimki de öyle bir şey işte!

“Seni otelden alacağım, bu menüyü önüne sereceğim. İnan bana!”

“İnşallah hastanelik olmayız Murat!”

“Abi, ben seni sevmediğim, senin de sevmeyeceğin bir yere götürür müyüm?”

İşte böyle başladı o akşam.

Rumeli İşkembecisi’nin en güzel masasını, köşedeki oval masayı ayarlamıştım. Ortaya karışık bir tabak istedik.

“Hepsinden tadalım oğlum bari,” dedi Muhsin Abi.

Önceden haber vermiştim. İşletmenin sahibi Süleyman geldi, misafirimize hoş geldiniz dedi. Bir emri olup olmadığını sordu. İlgi, alaka, nezaket… Her şey dört dörtlüktü.

Muhsin Abi keyifliydi. Ben keyifliydim. Sofra da giderek zenginleşiyordu.

Ta ki masanın ortasına bir tabak konulana kadar!

İkimiz de irkildik.

Süleyman hemen yanımıza geldi.

“Murat Bey, kusura bakmayın. Sizin hatırınız için özel hazırlattık. Bu da bizden ikram!”

Muhsin Abi tabağa baktı. Sonra bana döndü.

“Murat, oğlum, senin burada hatırın ne kadar çokmuş!”

Göğsüm kabardı tabii.

“Abi, biz de boş adam değiliz herhalde!”

Süleyman gitti. Muhsin Abi tabağından bir lokma daha aldı. Ben de içimden, İşte dostluk böyle bir şey, diye geçirdim.

Ama gecenin hesabı henüz kapanmamıştı.

Yemek bitti. Hesap geldi.

Rakamı görünce bir an durdum. Sonra Süleyman’ı çağırdım.

“Süleyman, hani bu özel tabak bizden demiştin?”

Süleyman gülümsedi.

“Murat Bey, o tabak bizden tabii de!”

Muhsin Abi kahkahayı bastı.

“Ulan Murat! Sen beni buraya bedava yemek yemeye mi getirdin, yoksa kendi hatırını mı test ediyorsun?”

“Abi, ne alakası var? Ben seni sevdiğim için getirdim!”

“İyi de oğlum, bu kadar sevginin hesabı kaç para tuttu?”

Sustum.

Hesaba bir daha baktım. Muhsin abiden gelecek pasların sevgisini hayal ettim.