Sekiz gündür Ankara’dayım.

İki yıla yakın bir süredir ilk kez bu kadar uzun kalıyorum. Bir zorunluluk olmasa yine kalmazdım. Şimdiden Bodrum’u özlüyor, resimlere bakmaya başlıyorum bile. Amerika sonrası dönüşümün mayıs başı olacağını düşününce bu sefer ilgi alanımı Amerika’ya döndürüp beni bekleyen aile içi güzelliklere konsantre olmayı tercih ediyorum.

Evde de yalnız kalıyorum. Sabah spor rutinimi bozuyorum. Ankara havası beni spora davet etmiyor. Sabah kalkınca bir iki yer hareketim var onunla yetiniyorum. Hafta sonu çıkmayı planlıyorum.

Dün akşam Melike Hoca’nın yazı saatinden sonra bugün sabah için kendimi motive ediyorum.

Bu sabah, her şey planlandığı gibi gidiyor, dışarıda spor için hazırlanıyorum. Eve dönüşteyse kendim için Ankara simitli, ballı, peynirli favorim olan bir kahvaltı planı yapıyorum. Spora çıkarken cüzdan almak gibi bir alışkanlığım olmadığı için alışverişim için cebime iki yüz lira nakit koyuyorum. Çok aldım ama bozulmuş olur para diyorum içimden.

Özlemişim açık hava sporunu sessiz ortamı. Yürüyorum, koşuyorum nefes alıyorum. Belediyenin aletlerindeki gerdirme hareketleri sonrasında simitçi ve mandıranın yolunu tutuyorum. Hemen alacaklarımı alıp doğruca eve gitmeyi ve nefis bir kahvaltıyı hedefliyorum. Bir simit, bir dere otlu poğaçaya yirmi lira verince fazla almışım nakit parayı diyorum. Kefir alıyorum kırk lira. Favorim olan petek balı alıp kasaya yönelmeyi ve hızlıca alışverişi bitirmeyi düşünürken bal fiyatları beni şok ediyor. Paketlenmiş olanları daha da küçülttürmek mümkün değil tabii, teklif bile etmiyorum. Kafamdaki aritmetik hesap eksi bakiye anonsu yapıyor.

Alamıyorum tabii. Hizmet eden görevliden gözümü kaçırıp yerine koyuyorum. “Memnun kalırsınız efendim” sözlerini duymazdan geliyorum.

Arabaya oturuyor ve hareket etmeden düşünüyorum. Okuyoruz, okuyoruz yazıyoruz da bir şeylerin pratiğini yapmak insana hepsinden daha etkili geliyormuş diyorum. O kredi kartını kullan, bu havaleyi yap insan kaçırıyormuş gerçekleri, atlıyormuş işte. Hatırlıyorum ortamı ve ülke şartlarını.

Biraz da utanıyorum.

Depremzedeler, hayatlarını kaybedenler, yaralananlar, sakat kalanlar… Diğer tarafta elli lira tasarruf için sabah saat beşte ucuz et sırasına girenler…. Çocuk okutan, kira verenler… Hastanelerden atılanlar… sel sularında boğazlarına dolanmış su yılanlarıyla son yolculuklarına sürüklenenler…Sonrasındaysa;

“On altı can verdik ama çok iyi yağış aldık toprak suya doydu” diyen o bakan müsveddesinin sözlerini hatırlayınca…

Utanmıyorum ….

Benimki sadece masum bir yanlış para hesabı diyorum. Niye utanayım, bal olmadan kahvaltı yaparım ne olacak ki diye minnet ediyorum her şeye sahip olduklarıma 🙏…Utanacaklar ortada fellik fellik dolaşıp sırıtırlarken. Bu cumartesi dersini kazanç haneme yazıveririm diyorum.

Utanma duygusu olmayanlar için ise bomboş arabada öylece oturup içimi bağıra çağıra döküyorum. Arabasını çıkartmak için benim yürümemi bekleyenlerin şaşkın bakışları arasında korna sesiyle kendime geliyorum. ‘Vah zavallı adam kendi kendine el kol hareketleriyle arabada bağırdığına göre var bir derdi herhalde ’ dediklerini duyar gibi oluyorum

Çalıştırıp arabamı evin yolunu tutuyorum.

Sözün bittiği yerin herkesi çok ama çok bunalttığından hiç kuşku duymuyorum.