DİĞER ARA GİRİŞLER

  • Bu kadar da olmaz, ‘devenin nalı’
  • Kabuklarını temizledim
  •  Aynasız
  • Sular yoktu.
  • Kış ve ilkbahar hiç yağmur yağmamıştı

Melike Hoca yazı saati 17 Mart.

YER: Ankara- Cemal’in evi.

KARAKTER: Urgan Cemal

ZAMAN : 10 Mart

İlk kelime : URGAN

Dün öğleden sonra, Ümitköy’den eve doğru ağır ağır yürürken bir parkta nefes almak için bir ahşap banka oturuyorum. Biraz dinlenip dolmuşla Konutkent’e gideceğim, böyle planlıyorum. Parktaki delikanlıları görünce eskiler, yıllar öncesi yaşadıklarım ve hala unutamadığım o günler aklıma geliyor. Yaş ilerleyince böyle olur diyorlar. Benim o günlere duyduğum özlem,  azalacağına sanki gittikçe daha da artıyor gibi geliyor.

Mahallede ‘Urgan’ lakabını alalı altmış beş yıl olmuştur herhalde. Ne yıllardı? Çabuk geçti be. Kim kaldı o eski kulağı kesiklerden. Çıkrıkçılar yokuşunda, Uzun yolda. 1950 li yıllarda racon kesen, ceza ve ödül yağdıran koskoca bir Ankara efesiydim ben. O dönemde dağıttığım ölçülüp biçilmiş adaletler, kilogramlık karton kutuya bayram sabahı hassasiyetle yerleştirilmiş tatlıcı Saman pazarındaki meşhur Abdurrahman’ın baklava dilimleri gibiydi vallahi. Benim prensiplerimi, titizliğimi görenler, bu kadar da olmaz, ‘devenin nalı’ be diyenler, helal olsun Urgan’a deyip ver elini öpeyim diyenler, hepsi çevremdeydi o yıllarda.

Rahmetli Veysel Abi, bu lakabı Kurşunlu Cami’nin biraz ilerisindeki baharat dükkânına musallat olan o hırsızları yakalayıp ayaklarından ikisini birbirine kalın urganla sıkı sıkıya bağlayıp ağızlarını da tıkaçla sıkıca kapattığımda takmıştı. Üçüncü hırsızlık girişimiydi aynı yere. Dükkân sahibi Hacı Osman abi çok mağdur olmuştu. Veysel Abi Anafartalar caddesinin “bir bilen” i olarak tanınır ve herkes ona güvenirdi. Hacı Osman, bu nedenle Veysel abiden yakalanmalarını rica etmişti. O da beni görevlendirmiş ve;

“Cemal, bu pezevenkleri senden başkası yakalayamaz. Sana güveniyorum oğlum” demiş, ardından da “gözünü seveyim kan yok” diye de noktayı koymuştu.  

1957 yılıydı. Yirmi bir yaşındaydım, askerden yeni gelmiştim. Birkaç yıl öyle gezdim, tozdum zücaciyeci Metin abinin yanında çalıştım, sonra da 1962 de Saime’yi aldım. Koskocaman bir ömrü yedik, bitirdik ama iki harika kızımız oldu. Damatlar da çok şükür iyi çıktı, geriye dönüp bakmam artık. İki de pırlanta gibi torunumuz var. Allah yollarını açık etsin. Daha ne olsun ki?

Eh, artık seksen yediyi devirdim, otuz yıldır emekliyim. Hala o yıllardaki gibi hissediyorum kendimi. İlk günkü gibi yani. Astığı astık kestiği kestik ama sevecen, yufka yürekli. Tam da yapıma, mahalledeki Urgan lakabıma uygun. İçimde bir şey yok, ne varsa dilimde. Öyle görmüş öyle yetişmişim. Saime de hep kızar bana.

“Duygun, hislerin nerelerde senin bey, aldırdın mı onları?” der. Baştan beri, arada bir sözlerinle açıl, iki güzel laf et diye tavsiyelerde bulunur. Bir kadın için bu önemli der deyip durur. Ne demekse? Sanki kalbimin temizliğini onu ne kadar sevdiğimi bilmez gibi davranır canı sağ olasıca.

“Eline sağlık desen daha ne isterim?” diye de ilave eder. Konuşur da konuşur işte.

Ya ne yapayım işte dışa vuramıyorum içimdekini. Onu ne çok sevdiğimi birlikte geçen ömrün kadrini, kıymetini bilmez olur muyum hiç! Rahmetli hacı babam hep, “Erkek biraz ağır olur, sessiz olur önünde dönülür ve ona hizmet edilir” derdi. Biz de uyduk buna. Böyle geçti yıllar. Önüme kondu, kaldırıldı.

Parktaki öğlen güneşi iyi gelmişti ama sarı bir taksinin kornasıyla aniden irkiliyorum.

“Bugün de 10 Mart 2023. Evlenme yıldönümümüz. Saime’yi alalı tam altmış yıl olmuş. Akşama bizim komşu Nezihe hanımda gelecekmiş. Gelsin varsın. Bir çay demleriz. Bir de şimdi giderken evin karşısındaki çarşıya uğrarım. Yeni açılan şu üç hanımın işlettiği dükkândan Sema’nın bayılarak yediği ‘bisküvili pasta’ dan alırım. Hem yeriz hem tavşan kanı çayımızı yudumlar televizyondaki “yemek yarışması” nı da izleriz” diyorum.

Sonra kalkıp yürüyor ve dolmuşa biniyorum.

Planladığım gibi alacaklarımı alıyor, elimde paketlerle İki sefer daha bu sefer çarşı önündeki geniş parkta dinleniyor sonra bizim apartmana ulaşıyorum. Hava oldukça soğuyor.

Asansörlerden birisinin yine çalışmadığını görüyorum. Zaten hep böyle olur diye hayıflanıyorum. Bu meretin biri de hep arızalı olur, bekle Allah bekle be işin yoksa diyorum içimden. İki üç kat olsa çıkarım ama sekiz kat mümkün değil, yığılır ölürüm diyorum.

Nihayet dairemizin kapısına ulaşıyorum. Zili çalmayayım Saime namazdaysa irkilmesin istiyorum. Kapıyı usulce tıklıyorum. Bir iki dakika bekliyorum açılıyor. Saime yeni kalkmış namazdan belli oluyor. Açar açmaz hafif bir tebessümle uzatıyorum elimdekileri ve,

“Al bakalım Saime, bu pastayı akşama yeriz çayız yanında, altmış yıl mı oldu şimdi ha?” diyorum. Şöyle bir bakıyor.

Evet, öyle oldu unutmamışsın aferin sana.

“Bak ben senin yıldönümünü her sene sabah kalkınca kutluyorum. Sen de bir gün ölmeden benimkini kutlarsın inşallah, görür müyüm o günleri acaba?”  diye beni hemen tersliyor.

Akşam Nezihe Hanım geliyor, oturuyoruz salona. Çay içip laflıyoruz. O da bizim eski Ankara’dan olduğu için muhabbetin ana konusu, yine eski günler, eski adetler. Doğup büyüdüğümüz Kale dibindeki eskimeyen anılarımız, sohbetimizin içinde akıp gidiyor. Ulus-Anafartalar arasındaki meşhur ‘sebze, meyve hali’ ne duyduğumuz o derin özlemi, yeni gelmiş o torik dilimlerini, taptaze kıvırcıkları, her sebzeyi, meyveyi sanki alacakmışız gibi konuşuyoruz. Pastamızı keyifle yerken, filemize koyduğumuz tüm aldıklarımızın ucuzluğunu ve tazeliğini ballandırarak birbirimize anlatıyoruz. Sanki tekrar yaşıyoruz o günleri. 

Bir ara sessizlik oluyor, gözüm seksen yaşını dolduran biricik Saime’me takılıp kalıyor.

Bakıyorum sessiz mi sessiz dinliyor öyle. Ters bir hareket yapsan hemencecik çatlayan bir kristal bibloya benzeyen narin yapısının evliliğimizde yarattığı etkiler bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor. Genelde susmayı tercih eden, içine atan ve boyun büken o hassas yapısının hem kendisinde hem de bende zaman zaman ani duygu patlamaları oluşturduğunu kabul ediyorum.

Buna rağmen, en büyük keyfi, artık yorgunluk emareleri görünse de kendi elleriyle yaptığı mis gibi yemeklerle en az üç öğün beni beslemek, koyup kaldırmak oluyor. Evini temizlemek, camları silmek, çamaşır, bulaşık ve bilumum ev işleriyle haşır neşir olmak tek uğraşı. Ben de onun hem kadın hem de bir eş olarak benden beklediği ilgiye baştan beri yanıt veremediğimi, istesem de bu jestlerin ona sunulamadığını kabul ediyorum. Buna da içten içe çok üzülüyorum, ama değişemiyorum. Belki de bunun usul ve adabını bilmiyorum.

Mesela,

“İncirin Kabuklarını temizledim bey” ile başlayan ikramlarına,

“Tam olmamış ama hanım” diyebildiğimin farkındayım. Onun beklentisi kuru bir  “eline sağlık, sağ olasın” bile olsa, nedense o dilimin ucuna kadar gelen okşayıcı laflar bir türlü çıkmıyor ağzımdan. Halbuki iki yıl önce Nallıhan’ daki baba yadigarı evi satıp onun melun hastalığının tedavisi için tereddüt etmeden sonuna kadar bir çırpıda harcayan da benim. Aynı Urgan Cemal. O kadar da seviyorum onu. Bunu yapıyorum ama “ ne güzel yapmışsın” diyemiyorum. Öldüreyim mi şimdi kendimi ya? Saime ne yapsın, atıyor içine işte kavruluyor içindeki acılarla fırtınalarla sesini de çıkaramıyor.

O ara televizyon açık. Yine dalgınlığım geçince ekrana bakıyorum. Pastaları yerken elli bin lira ödüllü yemek yarışmasını hararetle izliyoruz. Bu yarışmanın her detayına hakimim. Ne yapayım başka keyfim yok ki. Kimin yemeği nasıl pişmiş? Kim ne dedi? Güveç nasıl yapılır. Hepsini anlıyorum. Dinliyorum ve de ders verir gibi Nezihe hanımla Saime’ ye bir yandan anlatıyorum. Hatta arada, kaptırıp kendimi o heyecana,

“Bak Saime görüyor musun pilav kısık ateşte olur işte böyle” deyiveriyorum, ağzımdan çıkıyor işte.

Saime öylece bakıyor, gözlerini kırpıyor. Çok iyi anlıyorum, o anda hınçlanıyor.  Elinden gelse, sitenin köşesindeki beyaz kulübede duran bakan koruması şu aynasızı çağırıp bana okkalı bir Osmanlı tokadı attıracak.

“Biz sınıfta kaldık öyle mi?” ile yetiniyor.

Sonra Nezihe Hanım kıpırdanıyor. Dayanamıyor ve Saime’nin yerine sanki diyaloğa nokta koymak ister gibi bana doğru hafif sertlikte konuşuyor.

“Cemal Bey şu güveci o kadar iyi tarif ettiniz ki keşke o marifetli ellerinizle bir yapsanız da Saime nasıl yapılırmış anlasa, belki biraz da ders alır. Ne dersiniz?”

O arada çay genzime kaçıyor. Yanıt vermem gerekir ama ne diyeceğim diye takılıyorum, gözlerim birkaç saniye önüme düşüyor. Peçete ile bıyıklarımdaki pasta kırıntılarını alıyor ve oturduğum yerde şöyle arkama doğru yaslanıyorum.  

“Bakın Nezihe Hanım, 1956 yazıydı, Ankara kavruluyordu. Sular yoktu. Kuraklık diz boyuydu. O kış ve ilkbahar hiç yağmur yağmamıştı. Saime’nin annesi Kalecik yakınlarındaki Hasan oğlan ’da geçirdiği bir trafik kazasında traktör altında kalmıştı. Haber alır almaz atlayıp arabamıza gittik o günlerin yol koşullarında iki saate yakın sürdü oraya ulaşmamız. Yol trafiğe kapanmıştı. En yakın hastaneye olan 5 kilometreyi sırtımda taşıdım ve bir mucize olarak hayatta kaldı çok şükür. Onu yaptım, helali hoş olsun Saime’nin annesi benim anamdı. Onun için ölürdüm. Saime’yi ben böyle severim anladın mı hanım?”

Ama işte o kadar, orda duruyorum maalesef. Daha fazlası yok bende. Eksikliğimi biliyorum. Ne yapayım bu da boktan bir huy be. Nalet olası karakter, yapı ne dersen de işte. Olmuyor, olamıyor aşamıyor bu zihin bir şeyleri işte. Anlayın beni… Yapsam ne iyi olur onu da çok iyi biliyorum.

Ben Saime için varım, o yoksa ben de yokum. O da bunu bilip beni böyle kabul etse diyorum.

Güveç bir dahaki yaşama inşallah…