Geçen hafta sipariş ettiğim, Hemingway’in İhtiyar Balıkçı‘sı elime ulaşıyor.

Kargo zarfından çıkan küçük çelimsiz nüshayı görünce,1970 li yılların sonlarında yaşadığım üniversite yıllarım gözlerimin önüne geliyor.

Biz Ankara’da okul kitaplarımızı Sıhhıye semtindeki Zafer Çarşısı’nın alt katındaki eski kitap satan yerlerden almaya çalışırdık. O kitap yığınlarının arasından şans yaver gider de aradığımız bulunabilirse,  çok ucuz olurdu. Bazen bir hayli az yıpranmışlarını yakalar, mutlu olurduk. Yeni fiyatın yarısını bile bulmazdı satın alış fiyatımız. Hemen o yılların gözde markası James Bond tarzı siyah çantamızı ağzına kadar tıka basa kitaplarla doldururduk. 

Sonra da hemen çarşı çıkışındaki esnaf lokantalarındaki enfes kuru fasülye pilavı, yanındaki baş soğanı şöyle güzelce kırarak afiyetle yer ve karnımızı doyururduk.

İşte, 1954 basımı İhtiyar Balıkçı’nın can çekişme halindeki zedeli ve sararmış halini, yüz on adet sayfasını birbirine tutturan paslanmış tel zımbalı antika durumunu görünce ilk anda biraz şaşırıyorum. Niye satın aldığım on line hattında kitabın bu durumuna  dair bir açıklama yoktu acaba diye kafa yoruyorum. “Yeniymiş gibi” fiyatlanarak satılmasının dışında, bana güzel bir uygulama gibi geliyor. “Elimizde yok” denmeyip bir şekilde temin edilerek, okuyucuya ulaşmasını değerli bir çaba olarak görüyorum. Ardından da bir çırpıda okuyorum.

Nefis bir anlatım, müthiş bir tasfir gücünü algıladıkça, kendimi okyanusun tam ortasında o teknede “İhtiyar Balıkçı” ile berabermiş gibi hissediyorum. Neredeyse yetmiş yıl önceki harikulade bir çeviriyle su gibi akıp gidiyor sayfalar….

İnsanın acıya, zorluklara karşı dayanma gücünün, bu günlerde çok arayıp da bulamadığımız “umut” kavramı ile birleştiğinde, sonunda neler olabileceğinin tekrar farkındalığına ulaşıyorum. Ancak, tek başına olmanın, güçsüz olmanın canavarlara karşı sonuç almaya yetmediğini de yaşayarak. 

Okumayanlar için öneririm.