YANITI BASİT.

“Bizim ülkede ceza mı var be abiciğim, adam kırmızıda geçiyor, herkesin içinde sonuna kadar kornayı çalıyor, hastaları, yaşlıları rahatsız ediyor. Eeee.. ceza birkaç yüz lira onu da ödemiyor zaten. Bir şekilde bir yolunu buluyor. Ondan sonra da soruyoruz kendi kendimize. Şu niye böyle? Bu niye böyle? Niye bu memlekette kazalarda bu kadar insan ölüyor? Bize niye itibar etmeyip vize de sorunlar çıkartıyorlar? Falan filan. Vallahi adamın burada ciğerini söküyorlar abi. Hadi bir kurallara uyma da göreyim ben seni? En az bin beşyüz dolar Murat abi dile kolay ve şak diye alıyorlar vallahi de billahide..”

Bu sözler Kerem’in. İki gün önce tesadüfen tanıştığım kibar bir Türk genç delikanlıya ait. Sabah yürüyüşünde tesadüfen rastlıyorum. Sevmem bu ciddi muhabbetleri spordayken ama işte ülke dışında oluyor, bırakıp gidemiyorsun. Oğlumun bazı işlerine de katkısı oluyor. Dinlemeyi tercih ediyorum. Nasılsa koşarken bana yetişemez benimle yarışamaz bir süre sonra havlu atar diyorum ama bakıyorum fena da değil. Yok, kaçış yok diyorum ve bir soru sormaya karar veriyorum.

“Sadece cezalar mı Kerem? Başka bir nedeni yok mu bu istisnasız her kurala atlamadan uymanın?”

“Başka ne olabilir ki abi? Hele bir yaya geçişinde bir yayaya dokun, ona zarar ver inan anandan emdiğin süt burnundan gelir burada. Ceza falan hadi neyse de, o şişko zenci polis şefinin seni nezarette gördüğünde ellerini ovuşturup hazırlarken parlayan gözleri ve takip eden on dakikalık cehennemi andıran süre yok mu. Çok felaket abi, çok. Gerçi bu George Floyd olayından sonra biraz daha uslandılar ama yine de duruma göre sana denk gelebiliyor. Neyse bir de şimdi her polise bir kamera taktılar abi. İzleniyorlar.”

Kerem’in anlattıklarını dinlerken bu konularda bir hayli deneyimli olduğunu anlıyorum. Belli ki atıp tutuyor da, bence sabıkası yok değil. Dayanamıyorum yine soruyorum.

“Kerem, bunlara bayağı hakimsin, polisle tanışıklığın yani bir vukuatın yok değil mi?”

“Abim yirmi yıldır burdayım. Başlarda çok oldu. Adam olana kadar bayağı haşlandım. Oldu tabii Murat abi. Senden de bir şey kaçmıyor yani. Ama artık çok medeniyim inan bana.”

“Ee, aferin sana. Başarmışsın sonunda. Aman dikkat bak çoluk çocuğunu da getirmişsin buraya. İyi kötü bir de işin var. Aman aslanım uyma şeytana, sen dur kırmızıda, yayaları gördüğünde elli metre ileride sakince, tamam mı koçum?”

Sonra ayrılıyor Kerem, sokağına dönüyor.

Yalnız kalınca düşünüyorum bir sonraki sokak geçişine geldiğimde. Beni görüp elli altmış metre ileride sakince durup bana yol veren koca Amerikan arabaları ve içindeki şirin insanlar geliyor aklıma.

Bunu yaptıran sadece ‘bin beşyüz dolar cezanın gücü’ müdür acaba? 

Peki bu sert cezanın korkusuyla edepli bir şekilde durmaları tamam da, ben geçerken önlerinden gülerek el sallamalarına, ne demek lazım? Nasıl da doğallar bunu yaparlarken.

Acaba bunu yapmadıklarında yine ceza yeriz diye korkuyor olabilir mi? diye son soruda saçmalama rekoru kırıyorum kendi kendime. Yoruldum herhalde diyorum ve soruma bildiğim cevapları içimde bir kez daha tekrarlıyorum.

  • İnsana dair hissettikleri sevgi, saygı,
  • İnsana verilen değer,
  • Kurallara uyarak, yol veriyor olmanın yarattığı içsel hazzı tadıp mutlu olmak,
  • Yürüyenlerin yerine kendilerini, eşlerini ve çocuklarını koymaları ve empati yapabilme becerileri.